ÇOCUKLUĞUM VE ENEZ
- 7 Tem 2012
- 2 dakikada okunur
Doğma-büyüme bir "Enezli" olarak Enez'i anlatmak benim için çok zor. Çünkü sizin olan şey her zaman güzel olduğundan gerçekleri anlatırken bile abarttığınızı hissedersiniz. İnsanların sizi yanlış anlamasından çekinirsiniz. İçinizden dersiniz ki "yaşa ve gör".
İşte benim gözümde Enez..
Bir küçük sahil kasabası, nefes alınacak yer, sessizlik, tarih, doğa, güneş, gün batımı, deniz, kum, yakamoz, bitki örtüsü, kuş cenneti, balık, sınır, durak. Bazen de hüzün, soğuk, ama her daim memleket, gözlerimi açtığım cennet.. Parklarında oynadığım, kalesinde gezdiğim, denizinde yüzdüğüm, kumunda güneşlendiğim, okullarına gittiğim, sokaklarında koştuğum küçük hüzünlerimin, büyük sevinçlerimin, gelecek umutlarımın, geçmiş özlemlerimin, güzel anılarımın olduğu, küçük ama şirin sahil kasabası?
Sizlere güzel çocukluk günlerimden bahsetmek isterim.
1990 lı yıllarda yani benim altı-yedi yaşlarında olduğum yıllarda Enez'e gelenler ve Enez'de yaşayanların da bildiği, meşhur barakalarımız vardı. Eternitten yapılma sıcağı ve soğuğu hissettiren, yan komşunun kahkahasını, uyku sırasındaki bazen çekilmez horultularını duyuran ancak bir o kadar samimi duygularla insanlara dostlukları yaşatan, paylaşımları arttıran, o tek odalı derme çatma şirin barakalar.
Yaz gelince ailece toparlanıp gider yaklaşık üç ayımızı bu barakalarda geçirirdik. Bizim barakamız; şimdi hala var olan İstanbul Üniversitesi Kampı'nın yanında denize yaklaşık 50 m mesafede deniz manzaralı, sağımızda ve solumuzda akrabaların, komşuların, dostlarımızın olduğu, hatta şimdi rahmetli olan (MALAK) İbrahim amcanın içerisinde bir sürü kuş çeşidini barındırdığı küçük hayvanat bahçemizin bulunduğu yerdeydi. Her sabah erkenden kalkar, önce bütün hayvanları ziyaret eder ve son olarak da benim gözümde bir canavar olan o büyük, sert bakışlı, kabarık tüylü, koca gagalı, sadece etleri parçalarken kıpırdadığını gördüğüm akbabanın yanına gider bir süre kendimi korkuttuktan ve İbrahim Amca'nın o titiz ama bir o kadar sevimli yüzünü gördükten sonra denize atlardım. Bir süre yüzdükten sonra benim gibi erkenci olan arkadaşlarımı toplar ve oyuna koyulurdum.
Bunu benim gibi kaç çocuk yaptı, ya da yapar bilmiyorum ama benim ve birkaç arkadaşımın en çok sevdiğimiz oyun sabahları deniz kıyısına vuran, deniz içerisinde cam gibi parlayan şeffaf, avuç içimizde kayıp giden, en önemlisi de can yakmayan deniz analarını yakalamaktı. Onları tek tek toplar kumda açtığımız çukurlara doldururduk. Yeterli olduğuna inandığımızda geride kalanları azat eder ve topladıklarımızı kumla karıştırıp bir güzel hamur yapardık. Tabi sonrasında her kız çocuğu gibi şakacıktan ekmek, yapar yemek pişirir ve de afiyetle yerdik. Sonrasındaysa yapış yapış olan ellerimizi saatlerce denizde yıkar ve kurt gibi acıkmış olarak öğle sıcağı ve anne baskısıyla barkalarımıza döner ve ikinci sefer için hazırlık yapardık. Şimdilerde o benim meşhur denizanalarım hala var mı bilmiyorum; ama inanın yine olsa bu yaşta yine yapardım.
İşte benim için Enez bu yüzden geçmişim demek, mutluluğum, güzel anılarım, umutlarım demek. Şimdiye kadar bu güzellikleri yaşamamış olabilirsiniz, belki bunları bulamayadabilirsiniz. Ama Enez her haliyle, her rengiyle ve daha anlatamadığım birçok güzelliğiyle sizi kendine bağlar. İlk önceleri belki de sıkar, ama sonrasında bağımlısı yapar.
Şirin Enez'ime herkesi bekleriz.

Yorumlar